
|
|
|
|||
>>> ZEKİYE DAYAR Hepimizin Kardeşi Bahe ![]() Uyuyordum. Yaşam daima bir oluşumdan meydana gelir ve her oluşum kendi çapında bir hayattır. Her insan kendi oluşumunu gerçekleştirir ve öyleleri vardır ki yaşamlarını tek bir amaç için tek bir kaya üzerine temellendirir. Yaşamlarında tek bir anlam vardır "MANASTIR". Manastır ve hizmet, manastır ve bağlılık, manastır ve BAHE. Bu kavram başlı başına bir yaşam, bir öykü ve ilerde belki de bir efsane olacak... BAHE ya da gerçek telaffuzuyla İBRAHİM... Kendisi 1928 yılında Mardin'de doğdu. Annesi Vedia aile lakaplarıyla Yahnilerden gelmeydi. O zamanın yaşam koşulları gereği kendisi de dokumayla uğraşırdı. Babası Hanna aile lakaplarıyla Merrumelerdendi. Kendisi tren istasyonunda yük taşımacılığı yapıyordu. Bahe ailenin tek çocuğu değildi ama belki de en talihsizleriydi. Kendisinden ayrı Münüre ve Behice adlarında iki ablası, İlyas adında bir abisi vardı. Ailenin en küçük ferdiydi. Doğduğunda tamamen normaldi ve görünürde hiçbir sorun yoktu. Şu anda bile o sadece bir dikkatsizliğin izlerini taşıyor. Bahe 1,5 - 2 yaşlarındayken bir gün annesi uyuması için onu bir kuyunun yanındaki yatağa yatırır. Bahe uyumuştur ve o uyurken bir horoz yanına yanaşır. Büyük bir hışımla Bahe'nin üzerine atlar ve burnunu gagalamaya başlar. Biranda korkuyla irkilen Bahe çığlıklarla beraber çırpınır. Sesine koşan annesi çocuğunu horozdan ayırır ama sonuçta Bahe büyük bir şok yaşamıştır. Görünen tek hasar burun yaralarından ibaretti ancak asıl hasar ileride çocuk gelişirken ortaya çıkacaktı. Bahe 4 - 5 yaşlarına gelince, anormal davranışları zihninde oluşan hasarı belli ediyordu. O şu an gibi kimseye zarar verecek davranışlarda bulunmuyordu ama akranlarına kıyasla zihinsel gelişimi geç ilerliyordu. Öyle ki; bir ömür boyu manastırda yaşamış olmasına ve herkesin ana dil olarak Süryanice'yi konuşmasına rağmen onun bu dili öğrenememesi, sadece ailesinden öğrendiği Arapça'yı konuşması biraz dikkat çekmektedir. Ve daha çok küçükken Bahe babasını da kaybeder. Dul kalan annesi 6 - 7 yaşlarına gelen Bahe'nin durumu karşısında çaresiz kalmıştı. Diğer çocuklarını alıp Suriye'ye gitmeyi planlıyordu ama Bahe'yi götüremeyeceğini ona bakamayacağını da iyi biliyordu. Yapabileceği tek şey vardı ve bunu yaptı. Bahe manastırda yetişecek ve yıllar sonra adı Deyrulzafaran'la özdeşleşecekti. BAHE ilk zamanlar muhtemelen manastıra alışamadı ama şu an tek yaşam biçimi manastır oldu. Bahe orda bir ömür tüketti. İlk geldiğinden beri hizmetinde hiç kusur etmedi. Yıllardır manastırı ziyaret eden herkesi kapıda karşılayan ilk kişi oldu. Manastır teknoloji harikası kameralarla korunurken ve kapısı otomatik olarak kontrol edilirken bile Bahe yine de her zaman olduğu gibi daima kapıda manastırın bekçiliğini yapmaktan ve gelenleri karşılamaktan vazgeçmedi. Manastıra adım attığınızda hep o mağrur tavrıyla karşılar sizi. Hatırını sormanız onun için en güzel hediyedir. Onunla sohbet etmekse başlı başına bir eğlencedir. Aslında onu tarif etmek imkânsız, gerçekte gönül gözüyle görmek lazım. Gerçekte göründüğünden daha bilinçli, çoğu zaman suskun, keyfi olduğundaysa oldukça hoş sohbettir. Ama bir kızdı mı onu görmelisiniz. Yooo aslında hiç kimseye çatmaz ve asla zarar vermez. O kendi kendine kızar, içinde söylenmeye başlar. Küçük bir çocuğun tedirgin bakışları ve kaygılı duygularıyla cevap arar. Onu sakinleştirmek hiç de zor değildir. Gerçek olmasa da kendini iyi hissetmesini sağlayacak birkaç söz yeter de artar bile... Bayramlarda Mardin'i ziyaret etmeyi ise asla aksatmaz BAHE. Kendimi bildim bileli bayramı Bahe'siz hiç kutlamadık. O da Mardin'de bulunmaktan büyük keyif alır ve zaten çağrılmadıkça da gitmez istemez. Bütün cemaati kendi ailesi gibi görür ve her evi ziyaret etmeyi ihmal etmez. Bir de ona verilen bayramlıklar yok mu? Bu ister bir havlu, ister bir kırmızı çorap, bir atkı ya da ayaklarını sıcak tutacak bir bot olsun veya bir avuç şeker, onun için hiç fark etmez. Bunlar onun için o kadar değerlidir ki kaybetmemek için kaygılanır. Anneme gelip eşyalarını emanet eder ama aynı zamanda her beş dakikada bir hatırlatır: "Eşyalarıma bir şey olmaz değil mi?" diye… BAHE'nin başımıza dua okuması ise onun vazgeçilmez bir özelliği... Her gelişinde bunu ondan isteriz, o da hiç itiraz etmez. Dizlerine çöktüğümüzde başındaki şapkayı çıkarır, elini başımıza koyar ve birkaç saniye için içinde mırıldanmaya başlar. Çok hızlı olduğundan neler söylediğini anlamayız ama o tertemiz yüreğiyle dilinden hep iyi nağmelerin döküldüğünü ve kimsenin yapamadığını yaptığına inanırız. Şimdilerde ise; Bahe artık eskisi gibi değil. Zamanın izleri sadece yüzüne değil bedenine de yansımaya başladı. Kolay hastalanır oldu Bahe. Hastalanınca o masumiyetine bir de o mahzun hüzün yerleşir oldu. Ama ne insanlara sevgisinden ne de hayata karşı o tatlı gülüşünden birşey kaybetmedi ve kaybetmeyecektir de. Çünkü kimsenin yapamadığı şeyi yapıyor ve hayatı beklentisiz yaşıyor. Rabbini de insanları da karşılıksız seviyor. Ve Bahe aslında yaşlandığını da biliyor ve bir gün Rabbine gideceğini de. Korkmak bir yana Bahe belki de heyecanla bunu bekliyor insanlara bunu nasıl anlatacağını bilmeden. Bu sadece gözlerinin nemli bakışlarında saklı. Ya biz düşündük mü bir gün Bahe'siz kalırsak ne yaparız. Saflığı yansıtan ayna kırılınca artık onu görmek mümkün olmayacak. İnancım o ki; BAHE, manastırla özdeşleşmekle kalmayıp, bilgeliğin dışında ama gerçekliğin içinde saf imanın, temiz yürekliliğin ve Tanrı nezdinde olunması gereken kişiliğin timsali olup aynı zamanda geleceğin manastırında dahi adı anılması gereken insanlık değerimizdir... "Tanrı seni kutsasın BAHE." |
||||
|
|
|