|
ANTAKYA SÜRYANİ ORTODOKS KİLİSESİ
Doğuşu
ve Gelişimi
Süryani
Ortodoks Kilisesi, Antakya kentinin; Roma İmparatorluğu’nun üç büyük başkentinden
biri olduğu dönemde kurulmuştur. Bu süreç Kudüs’ten sonraki "elçisel
dönem"e denk düşmektedir.
Dönemin Antakya’sı, Helenistik kültürün
önde gelen merkezlerinden biri olma özelliğini taşımaktadır. Antakya,
Hıristiyanlık döneminde de bu özelliğini sürdürerek, Süryani Ortodoks
Patrikliği’nin yönetim merkezi ve dinsel başkenti olmuştur.
Doğu’nun gerçek kilisesi olan Süryani Kilisesi;
inanç ülküsü, dogma ve liturya alanında verdiği dinsel-kültürel hizmetlerle
etkin misyon çalışmalarını birleştirerek Rab’bın yaşamsal müjdesini Ortadoğu’dan
Uzakdoğu’ya dek uzanan bir coğrafyada yaşayan insanlara kadar taşıma başarısına
ve onuruna sahip olmuştur. Paganlar arasındaki Hıristiyanlık inancının
öncüsü olan Kilise, aynı zamanda değişik etnik kökenlerden gelen insanları
çatısı altında barındırmayı başaran ilk Hıristiyan kilisesidir.
Rab Mesih yeryüzünde iken, yaydığı yeni
öğretiler sonucunda Mor Yakup’un başkanlığında Hıristiyanlık inancına
sahip ilk düzenli topluluğun oluşumu söz konusudur. Ancak bu topluluk,
tinsel anlamda gerçek bir kilise olma niteliğini ve yetkinliğini Kutsal
Ruh’un inişiyle birlikte kazanmıştır. Bunun sonucunda ortaya çıkan Kudüs
Kilisesi, yapısı içinde sadece Yahudi kökenli Hıristiyanları barındırmaktaydı.
Kudüs Kilisesi Mesih’in ilk kilisesi olması nedeniyle kilise babaları
tarafından bu dönemde "Ana Kilise" adıyla tanımlanmıştır.
İlerleyen süreç içerisinde Rab Mesih’in
yeni topluluğu, Yahudi kökenlilerin uyguladıkları baskı ve kovuşturma
politikalarına maruz kalmıştır. Kudüs’teki topluluk, bu baskı uygulamaları
ve M.S. 34 yılında Diyakos Estefanos’un şehit edilme olayı sonucunda dağılmak
mecburiyetine düşmüştür.
Bu nedenlerden dolayı dağılan topluluğun
bir bölümü Antakya şehrine giderek, burada yaşayan ve putperest Süryaniler
ile Yahudiler’den oluşan yerli halkın gönlüne, Hıristiyanlık inancının
ilk tohumlarını ekmeyi başarmıştır. Böylece Süryani ve Yahudiler’den oluşan
ilk çekirdek topluluk Antakya’da kurulmuştur.
Kudüs Kilisesi, Antakya’da faaliyet gösteren
böyle bir topluluktan haberdar olur olmaz, yetmişli müjdecilerden Aziz
Barnaba’yı Antakya’ya göndermiştir. Aziz Barnaba’nın burada yürüttüğü
etkili ve yoğun çalışmalarına, daha sonraları Mor Pavlus’un bir yıl süren
özverili katılımının da eklenmesi sonucunda Antakya Kilisesi’nin etrafında
toplanan insanların sayısı bir hayli çoğalmıştır. Bu yoğun ve etkili çalışmaların
sonucunda günden güne güçlenen ve sayıları artan Antakya’daki topluluk
tarafından; "Hıristiyan" ismi ilk kez belirtici bir özellik
olarak kullanılmaya başlanmıştır. Antakya şehri, sosyal, kültürel ve dinsel
etmenler dolayısıyla, farklı tarihlerde birçok müjdecinin uğrak yeri olmuştur.
Kentteki dinsel etkinliklerin hızlanmasının ve Kilise bireylerinin sayısının
hızla artmasının çeşitli nedenleri vardır. Bu nedenlerden başlıcaları;
şehrin yerlilerinin Yahudi baskısından uzakta ve Roma İmparatorluğu’nun
vatandaşı olmaları, daha da önemlisi misyon faaliyetlerinin dili olarak
Süryanice’nin kullanılmasıdır.
M.S. 37 yılında Mesih’i müjdelemek amacıyla
Antakya’ya gelen ve burada bulunduğu süre içinde kentteki topluluğun programlı
ve düzenli etkenliklerine şahit olan "Onikiler"den Mor Petrus
( Şemun ), Hıristiyan dünyasının üç büyük kürsüsünden ilki olan "Antakya
Elçisel Kürsüsü"nü M.S.37-43 yılları arasında burada kurmuştur. Antakya
Kilisesi bu şekilde, "Ana Kilise" olarak adlandırılan Kudüs
Kilisesi’nden sonra kurulan ilk Hıristiyan kilisesi olmuştur. Nitelik
ve yapısı itibarıyla bakıldığında Yahudi kökenli ve putperest kökenli
(Süryani) Hıristiyanları çatısı altında birleştiren ilk "Ana Kilise"
olan Antakya Kilisesi, yönetimsel açıdan da Doğu Hıristiyanlığı’nın merkezi
haline gelmiştir. Tarihsel süreç içinde, Yahudi kökenli Hıristiyanlar
ile putperest kökenli Hıristiyanlar arasında bazı görüş farklılıklarının
ve anlaşmazlıkların belirdiği görülmektedir. Bu anlaşmazlıkların temelinde
Yahudi kökenli Hıristiyanların, putperest kökenli birinin Vaftiz olabilmesine
ilişkin görüşleri yatmaktaydı. Onlara göre, putperest birisinin Vaftiz
olabilmesi için Musa Yasası’nı tamamlaması; yani sünnet olması gerekiyordu.
Bu meseleden kaynaklanan sürtüşmelerin ve anlaşmazlıkların son bulması
amacıyla M.S. 51 yılında Kudüs’te Hıristiyan dünyasının ilk "Konsil"i
toplandı. Bu Konsil’in toplanabilmesi için Aziz Barnaba ve Pavlus özel
bir çaba ve emek sarfettiler. Elçi Mor Yakup’un başkanlığında bir araya
gelen Konsil, putperest kökenlilerin vaftiz olabilmeleri için sünnet olmalarının
şart olmadığına yönelik karar almıştır. Bu karar putperest kökenli Hıristiyanların
Musa töresinden kurtulmalarını sağlamıştır. Konsilde bunun yanı sıra Antakya
Kilisesi’nin güçlendirilmesine ilişkin bir takım kararlar daha alınmıştır.
Bu kararlardan en önemlileri Mor Pavlus ve Aziz Barnaba’yla birlikte Yahuda
ve Silasi’ın da Antakya’ya yollanması, Putperest kökenli olanlara yönelik
olarak kendilerinin de putperest iken alıştıkları put kurbanlarından,
kandan, boğulmuş olandan ve zinadan şiddetle kaçınmalarıdır.
Antakya Kilisesi "Ana Kilise"
unvanına sahip olduktan sonra Rab’bın ismini yaymaya yönelik bütün misyon
çalışmaları bu merkez tarafından yönetilmeye ve yürütülmeye başlandı.
Bundan dolayı Mor Petrus misyon çalışmalarına başka yerlerde devam etmek
üzere Antakya’dan ayrıldı. Ayrılışı sırasında Mor Pavlus’un da yardımı
ile Mor Afudius’u putperest kökenli Hıristiyanlar’a; Mor İğnatius Nurani’yi
de Yahudi kökenli Hıristiyanlara dinsel yönetici-Episkopos- olarak atadı.
Ancak Mor Afudius M.S. 68 yılında Roma İmparatoru Neron tarafından öldürüldü.
Bu olay neticesinde her iki kökenden gelen Hıristiyanlar, Kutsal Ruh’un
bağıyla Mor İğnatius Nurani’nin başkanlığında birleşti. Bu birleşme, o
tarihten itibaren Antakya Kilisesi’nin "Genel Kilise" unvanını
almasına vesile oldu.
Mor İğnatius Nurani’nin başkanlık yaptığı
dönemde özellikle Suriye, Lübnan ve Anadolu topraklarında yürütülen misyon
çalışmaları bir ivme kazanmış ve kısa sürede bu coğrafyada Hıristiyan
bireylerin sayısı gözle görülür bir biçimde artmıştır. Ancak Kilise’nin
bu derece güçlenmesi Roma İmparatoru’nun kaygılarını artırdığı için dönem
dönem çalışmalarda aksaklıklar ortaya çıkmıştır. Yine de Antakya Kilisesi
uygun zemin bulduğu sürece Rab’bın yaşam verici öğretilerini yaymayı amaçlayan
misyon çalışmalarını devam ettirmiştir. Tüm bu süreç boyunca yürütülen
sistemli ve bilinçli çalışmalar, Antakya Kilisesi’nin Genel Başkanı Mor
İğnatius Nurani’nin bölgedeki en büyük dinsel lider olmasını ve hakimiyeti
eline geçirmesini sağlamıştır. Bu andan itibaren İğnatius Nurani’nin "Suriye
Episkoposu" unvanını kullanmaya başladığı görülmektedir.
Aynı dönemde Sur, Sayda, Kayseri, Beyrut,
Cubeyil, Efes, Kapadokya, Bergama, Sardiş ve Leodikiya şehirlerinin her
biri 2. Yüzyılın sonlarında "Episkoposluk" statüsünü kazanmışlardır.
Tüm bu merkezler M.S. 5. Yüzyıla kadar yönetim açısından Antakya Süryani
Kilisesi’ne bağlıydılar.
Bu gelişmelerin paralelinde dönemin dikkat
çeken diğer özelliği de Mezopotamya’da yürütülen misyon çalışmalarının
kaydettiği aşamadır. Bu bölgede henüz 3.yüzyılın ilk çeyreğinde; yani
yaklaşık 200 yıl gibi kısa bir sürede tam yirmi Episkoposluk Merkezi kurulduğu
görülmektedir. Bu merkezlerin en önemlileri, Bethzabday (İdil), Hilvan,
Sincap, Katar, Kerkük, Keşker, Basra, Erbil, Urhoy (Urfa), Amid (Diyarbakır),
Nsibin (Nusaybin) ve Bethgarmay’dır.
|