ANA SAYFA | DERGİ EKİBİ | ABRAŞİYEMİZ | WEB MASTERLAR | BİZE ULAŞIN | ARŞİV

GÜNDEM

>>> Yakup Bilge

HORİEPİSKOPOS ESMER BİLGE’YE

BABAYA YAZILMAYAN MEKTUP YERİNE

İlk oğlu olarak onun hayatı, kilisedeki hizmeti, duaları, davranışları, eylemleri ve sözlerinin hayatımın şekillenmesinde çok önemli rol oynadığını yakından biliyorum.

Sevgili Dr. Sait Şirazi beni telefonla arayıp rahmetli babam Abuna Horepiskopos Esmer Bilge hakkında İdem dergisine bir yazı yazıp yazamayacağımı soruyor. Yazı yazma konusuna çok yabancı biri olmamama rağmen babam hakkında izlenimlerimi yazmayı başarıp başarmayacağımdan emin olamadım. Sevgili Dr. Sait’e söz vermeden ‘’denerim, yazabilirsem yollarım’’ deyip vedalaşıyoruz.

gundem01.jpg

İstenen yazıyı yazabilmek için bilgisayarın başına oturunca bugüne kadar yazacağım en zor yazının bu olduğunu/olacağını anladım. Nereden başlayacağımı bilmeden, nasıl başlayacağımı bilmeden, ne anlatacağımı bilmeden, nasıl anlatacağımı bilmeden öyle duruyorum.

Ama babam hakkında benden istenen yazıyı da yazmak istiyorum. İstiyorum çünkü babamın kendisi yazıyı seven biriydi. Kitapları seven biriydi. Kendisi yazmadıysa da çocuklarının yazmasını seven biriydi. Bu sevgisi olmasaydı benim yazı yazma serüvenim, eğer varsa tabi, herhalde hiç ortaya çıkmayacaktı. Çıkmayacaktı çünkü ben daha on yaşına basmadan, iyi bir eğitim almam için beni Midyat’ın ucra bir köyü olan Bote (Bardakçı)’dan İstanbul’a yollayan, tüm maddi imkanlarını kullanarak beni okutan rahmetli babamdı.

gundem02.jpg

Saint Esprit Kilisesi'nde Papa 16. Benedict ile

1975 yılında beni köyden Midyat’a getirip İstanbul’a götürecek otobüse bindirmeden önce ‘’sen İstanbul’a okumaya gidiyorsun’’ demesini hayal meyal hatırlar gibiyim. İstanbul’a gittikten sonra da köyden, asker ocağında öğrendiği Türkçe’siyle, bana yazdığı mektuplarla sürekli okumamı teşvik eden yine kendisiydi.

Babayı Yazmak Gönül Borcu

Sadece eğitim almamda değil ama hayatta yol almamda ve kişiliğimin şekillenmesinde de önemli bir yere sahip olan babam hakkında Dr. Sait’in istediği yazıyı yazmak, çok zor da olsa, acılarımın taze olduğu bir dönemde de olsa, babama karşı yapmam gereken küçük bir gönül borcu olarak görüyor ve istiyorum.

Keşiş olarak kilise hizmetine girdiği 1962 yılından sonra doğan ilk oğlu olarak onun hayatı, onun kilisedeki hizmeti, onun duaları, onun davranışları, onun eylemleri, onun sözlerinin hayatımın şekillenmesinde çok önemli rol oynadığını yakından biliyorum.

Daha köyde, çocukluğumu yaşadığım dönemde, babamın bende derin izler bıraktığını hissediyorum. Midyat’a yakın Bote (Bardakçı) köyünde yaşadağım ilk on yılda, babamın resmi, fragmanlar halinde de olsa, aklımda güçlü ve renkli anılara sahiptir.

Çocukluk anılarımda babamın köydeki resmi çok yönlüdür.

Köyün Kilisesi Mor Afrem’de dua adamıdır: bende kalan en güçlü resmi bu. Çünkü onu evden çok kiliseden hatırlıyorum. Özellikle de ayin elbiseleriyle. Bana ilk Süryanice dua ve ilahileri öğreten, kolumdan tutup beni heykele çıkaran kişi de kendisidir. Sadece bana değil ama vefatından bir yıl önce, 2005 yılının yaz aylarında, dört ve beş yaşındaki kızlarımı yanına alıp onlara Kadişat Alloho ve Abun dı-Başmayo (Ey Göklerde Olan Babamız) dualarını öğretmeye başlayan da kendisidir. Babamın 40 yıllık hayatımda bana hediye ettiği iki kitabın dua ve Kutsal Kitap’la ilgili olması da tesadüf değil. Bir yıl önce bana armağan ettiği kitap Metropolit Mor Theofilos Corc Saliba’nın hazırladığı ve babama imzaladığı Anafura (Ayin Kitabı) iken; ikincisi, vefatından sadece bir hafta önce satın alıp bana yolladığı Kutsal Kitap Dizini idi.

Mor Afrem Medresesi’nde biz çocuklara verdiği derslerle öğretmendir: Süryanice alfabesinin harfleri olan olaf beth’i de ilk ondan ve köye getirttiği öğretmenlerden öğrendim.

gundem03.jpg

Beni yeni ve renkli dünyalara götüren babadır: o dönemlerde biz çocukların, köyden Midyat’a inmesi büyük bir olaydı. Köye 25 km uzak olmasına rağmen Midyat biz çocuklar için en uzak kent olduğu gibi bizim dünyamızdan çok farklı ve çok renkli bir dünyaydı. Midyat’ta Mort Şmuni Kilisesi’ni merkez olarak kullanan babasının amcası Turabdin Metropoliti Mor Ivanis Afrem’i (ö. 1984) ziyarete gittiğinde babam, bazen beni de yanına alıyordu. Midyat’a her indiğimizde bu benim için renkli bir dünyaya yolculuktu. Mor İvenis’in merkez olarak kullandığı Mort Şmuni Kilisesi’nin büyüklüğü beni büyülüyor (oysa 23 yıl sonra İstanbul’dan dönüp aynı kiliseyi gördüğümde, şirin ancak küçük bir yer olarak göründü bana!), Midyat’ın renkli dükkan ve sokak satıcılarının olduğu alan tam bir panayır şenliğiydi benim için. Dükkanlar ve bunlardan taşan güzel baharat ve şeker kokuları, sokak satıcılarının tatlı ve pamuk şekerleri beni bir rüya alemine götürüyordu. Bazen babamın verdiği paralarla aldığım tatlı ve şekerin tadı halen damağımdadır.

Köydeki devlet okulundaki öğretmenlerle yakın ilişkisi ve sohbetinden dolayı bilge adamdır: evimize konuk olan öğretmenlerle ne konuşurlardı hiç hatırlamıyorum ama çocuk aklımla, büyük kentten gelmiş, okumuş ve herşey hakkında bilgisi olan (!) öğretmenlerle sohbet eden babam, onlar gibi okumuş ve herşeyi bilen adamdı benim gözümde. Onun öğretmenlerle yakın bir dostluk kurması eğitime verdiği önemden kaynaklanıyordu sanırım. Köyde devlet okulu açıldığında köylüler kızlarını okula yollamaktan çekindikleri bir dönemde kızını okula yollayan ilk kişilerden olması, yine okumaya verdiği önemden kaynaklanıyordu herhalde.

Konuşmalarıyla köyün cemaatine yol göstericidir: onu köy meydanında ve kilisenin önündeki alanda cemaatle oturuşunu hatırlıyorum.

Evimizin konuk odasında ağırladığı Hıristiyan ve Müslümanların beraberce oturup, derin sohbetler yaptığı, köyün iki cemaatini birleştiren din adamıdır: bu hararetli sohbetler sırasında köyün en iyi tütününe sahip olan babamın büyük tütün tabakasından sarılan sigaraların odayı kaplayan dumanını hiç unutmuyorum. Kendisi de köyün en iyi sigara içicisiydi! Genellikle yeni yakacağı sigarasını söndüreceği sigaradan yakan biriyken daha sonra İstanbul’a yaptığı bir ziyaret sırasında sigarayı hiç terk etmeyen, benim de son yıllarında tanıdığım tatlı insan rahmetli Dr. Zeki Kilimci’nin ‘’sigarayı bırak yoksa sağlığından olursun’’ sözleri üzerine sigara içmeyi birden bire bırakmıştı.

Onu taklid etmek istediğim kahramanımdır: giyimi, sigara içişi, köy içinde yürüyüşü, kendisine gösterilen saygı ve istediği zaman Midyat’a inişi ona özenmeme en büyük nedenlerdir.

İyi bir dama oyuncusudur: Biz çocukların saçlarını karpuz veya kavun karşılığında kesen ve bu yüzden Berber olarak bildiğimiz köyün Müslümanlarından İbrahim ile dama oynayışını çok iyi hatırlıyorum. Nitekim köyden ayrıldıktan 23 yıl sonra, 1998’de, köyü görmeye döndüğümde, Brahim beni görür görmez ‘’sen papazın oğlusun’’ dediğinde ‘’beni hatırlıyor musun’’ sorusuna ‘’hayır ama gözlerinden tanıdım, babanla çok dama oynadık. Gözlerini iyi tanırım’’ demişti.

İşte çocukluğumdaki babamın aklımda kalan bazı resimleri.

Daha sonraları, 1980’de, eğitim ve iş için İstanbul’a yolladığı çocuklarının yanına gelip yerleştiğinde kiliseye karşı olan hizmeti yanında biz çocuklarına da hep doğru olanı, hep iyi olanı, hep onurlu olanı yapmamız için yol gösteriyor.

Hayatı için doğru bildiği ilkelerden ödün vermeyen, düşüncelerini ve insanı inşaya yönelik yapıcı eleştirilerini korkmadan dile getiren ve kendisine yönelik yapılan yapıcı eleştirileri de kabul eden, bunlardan ders almaya çalışan biri olarak tanıdım onu. Buradaki yaşantısı da bilinçaltımı şekillendiren, kişiliğimi etkileyen önemli yaşam deneyimleriyle doludur. Bunu hissediyorum.

Babaya Ağlamak

Kendimi ölüme karşı güçlü biri sanırdım. Ölümün, hayatımızın doğal bir parçası olduğunu dillendirenlerdendim. Oysa babamın ölümü gösterdi ki bu konuda, en azından onun ölümünde, çok da güçlü değilim. Çünkü bugüne kadar ölüme ağlamamış biri olarak babamın ölümüne ağladım.

Babama ağlamam, Aziz Pavlus’un yazdığı ‘’Umudu olmayan öbür insanlar gibi kederlenmeyin’’ (Birinci Selanikliler 4:13) türünden değil kuşkusuz ama babasını, sevdiğini, arkadaşını, dostunu bu dünyada kaybetmenin acısını yaşayan biri olarak ağladım.

Ağladım çünkü babamla en güzel baba-oğul dönemini yaşadığımız bir anda, ansızın beni bırakıp gitmesinin acısını yaşadım. Ağladım çünkü herşeyimizi birbirimizle konuştuğumuz, herşeyimizi birbirimize anlattığımız, herşeyimizi birbirimizle paylaştığımız, sohbetler yaptığımız, fikir alışverişinde bulunduğumuz, beraber dua ettiğimiz, birbirimizle dost ve arkadaş olduğumuz en olgun dönemde beni bırakıp gitmesinin hüznünü yaşadım. Ağladım çünkü 40 yıllık hayatımda acı ve tatlı zamanlarımda hep yanımda olan, elinden geldiğince bana yol gösteren ve beni karşılıksız ve koşulsuz sevdiğini bildiğim babamı bu dünyada kaybetmenin karanlığını yaşadım.

Daha önce ölümü az çok bildiğimi sanıyordum ama babamın ölümü ile beraber ölümün soğuk ve sıcak yüzlerini ilk kez bu kadar yakından ve şiddetli hissettim.

Kendimizi bu dünyada çok güçlü gören bizlerin ölüme giderken aslında ne kadar zayıf ve çaresiz olduğunu; hayatımızda anlam yüklediğimiz bir çok olgu ve nesnenin ölüm karşısında nasıl birden anlamlarını yitirdiklerini; topraktan gelen insanın en sonunda yine nasıl toprağa dönmek üzere mezara teslim edildiğini çok acı çekerek yaşadım... Ama aynı zamanda yaşadığım bu ölüm deneyiminde insanın nasıl ölümle ebediyete, Rab’binin yanına doğru yol alacağını/aldığını da ilk kez bu kadar yakından hissettim.

Ölümün soğuk yüzü bana ne kadar acı verdiyse onun sıcak yüzü bana daha fazlasıyla teselli verdi, ölüme karşı yaşadığım korkuyu silip attı.

Babamın ölümü tüm düşüncelerimi, hayata bakış açımı, davranışlarımı, tutumumu, konuşmalarımı, okumalarımı, yazmalarımı, kısaca herşeyimi yeniden ve kökten düşünmeme neden oldu/oluyor. Ölümü bu kadar yakından hissedip yaşadığımız hayatı derin düşünmemek mümkün mü ki?

En Büyük Teselli: Dua

Babamın 14 Aralık 2006 tarihinden ruhunu Rab’be teslim ettiği 20 Aralık 2006 tarihine kadar beyin kanamasından komada kaldığı Taksim İlk Yardım Hastanesi’nde yaşadıklarım, aile bireyleriyle beraber, bende hep acı ve hüzünlü anılar olarak kalacak. Dilin dile getiremiyeceği, yazının ifade etmede zorlanacağı acı ve hüzün dolu altı gün.

Doktorların hiçbir şekilde beyin kanamasına müdahale edememesi, ‘’Beklemek dışında şimdilik yapılacak bir şey yok’’ demelerinin ağırlığı tüm aileyi üzdüğü gibi bana da çok büyük bir acı veriyordu. Tüm hayatı boyunca ihtiyacımız olduğunda yardımımıza koşan babamızın bu şekilde, yardıma en çok ihtiyacı olduğu anda ona hiçbir şey yapmadan, yapamadan beklemek, tüm aileyi olduğu gibi beni de derinden etkiliyor, ruhumu bunaltıyordu.

gundem04.jpg

Rahmetli Abunemizin oğlu Yakup Bilge, babasının cenazesinden sonra Tarlabaşı Meryem Ana Kilisemizin salonunda verilen rahmet lokmasından sonra babasının anısına bir konuşma yaptı

Babamın komada kaldığı altı gün, hayatımın en karanlık, en acı, en hüzünlü altı günü oldu.

Ama aynı zamanda bu yoğun, ağır ve bunaltıcı acı ve hüznü yaşadığım altı gün boyunca İstanbul cemaatinin, yine dil ve yazının ifade etmede zorlanacağı, sevgisini görmek ve yaşamak, ailenin yaşadığı o acı günlerde Rab’bin bir lütfu ve tesellisi oldu.

Babamı kaybettiğim günlerde İstanbul ve Ankara Metropoliti Mor Filüksinos Yusuf Çetin’in ruhsal baba sevgisini yakından hissettim. Sözleri ve işleriyle sadece beni değil ama tüm aileyi teselli etti. Hastaneye ziyaretleri, duaları, sözleri, İstanbul Yönetim Kurulu ile beraber yapılan tüm merasim ve törenlerin mükemmel olması için gösterdiği itina...

Hayatımdaki en karanlık dönemindeki bu altı günde yaşadığım en büyük teselli ise cemaatin babam için yaptığı dualar oldu. Bu dönem boyunca dua kadar beni rahatlatan hiçbir şey olmadı. Mor Filüksinos Yusuf Çetin ile ABD Doğu Bölge Metropoliti Mor Kurilos Afrem Kerim’in hastanede, babamın bulunduğu odada yaptıkları dualar; cemaatin ziyaretleri sırasında babamın kaldığı odanın kapısında sessizce söylenen dualar; 17 Aralık 2006 Pazar günü ruhaniler ile cemaatin, kiliselerde babam için yaptıkları dualar; yakılan mumlar...

Ve biliyorum ki başka kahinler, başka rahibeler ve başka müminler de babam için dua ettiler.

Tüm bunlar bende güzel ve derin izler bıraktı.

Cemaatin Ruhsal Babası

Horepiskopos Esmer Bilge ailemizin babasıydı ama İstanbul cemaatinin ona gösterdiği sıcak ve içten sevgi, onun cemaatin de ruhsal babası olduğunu hissettirdi bana. Cemaatin hastaneye yaptığı ziyaretler, ailenin yaşadığı acıyı yakından paylaşması, gözyaşı dökmesi, defin törenine iştiyakla katılması, ona duyulan baba sevgisinin bir yerde dışa vurumuydu.

Babamla sıcak bir dostlukları olan sevgili Münir Kilimci’nin, sevgili Münir Gençoğlu ve eşleriyle birlikte, başsağlığı için evimize yaptığı ziyareti sırasında ‘’Abuna Esmer’i kalbimizde’’ ve defin töreninde dağıtılan babamın resmini cebinden çıkararak ‘’resmini de cebimizde taşıyoruz’’ demesi, cemaatin Abuna Esmer’e karşı sıcak sevgisinin bir başka güzel anısı olarak aklımda kalacak.

Cemaatin hastaneye yaptığı ziyaretlerde yaşadığım çok duygusal olaylar oldu ama bir tanesinin özel bir yeri var bende. Babamın kaldığı odanın kapısı önünde bir sandelyede oturup beklediğim bir anda Moda Kilise cemaatinden sevgili Atiye, ziyarete geliyor. Babamın ruhunu Rab’bine teslim etmeden önceki gündü. Beni teselli edici sözlerinden sonra babamı görmek istediğini söylüyor Atiye, ‘’çünkü’’ diyor ‘’evden çıkarken, gidip Abuna Esmer’in elini öpeceğime söz verdim.’’ Doktorların aileden bir iki kişinin onu görmesine izin vermesi dışında kimseyi ağır bakım odasına almadıklarını söylüyorsamda Atiye ‘’evet ama ben Abuna Esmer’in elini öpeceğime söz verdim’’ diyor. Bizler böyle konuşurken kapı açılıyor ve dokturun benimle konuşmak istediğini söylüyorlar. Atiye ‘’ben de Abuna Esmer’in akrabasıyım’’ diyor ve beraber doktorun odasına giriyoruz. Doktor bize son durum konusunda bilgi veriyor. Odadan ayrılırken Atiye, doktora, Abuna Esmer’i görmek istediğini söylüyor. Doktor bir iki dakikalığına izin veriyor. Atiye gidiyor ve Abuna Esmer’in elini öpüyor. Çıkarken hüzün ve sevincin birbirine karıştığı bir ses tonuyla, ‘’Yakup. Sana demedim mi Abuna Esmer’in elini öpeceğim. Bak öptüm’’ diyor.

Evet sevgili Atiye. Abuna Esmer’in elini öptün.

Bence bu el öpüş hepimiz adına, hem aile adına hem de cemaat adına, bu fani dünyadan ebediyete giderken Abuna Esmer’e yapılan son bir el öpüşü idi. Biz aileye verdiği emeğin ve son 26 yılı İstanbulda olmak üzere cemaate verdiği 45 yıllık hizmete karşı Abuna Esmer’e gösterilen son gönül borcu, son bir güle güle öpücüğü idi.

Güle güle babacığım.

Güle güle.

Dualarımız hep Rab’bin seni bize bağışlaması içindi ama Rab seni yanına çağırdı. Yerel Kilise’deki ruhani liderin Mor Filüksinos Yusuf Çetin’in deyişiyle Rab seni Göksel Kilisesi için yanına aldı.

Yerin Rab’bimizin sofrasında olsun ve bizim de onda paydaşlığımız olsun.

Duaların bizimle olsun.

Amin.